1970’li yıllar… Türkiye’nin birçok kasabasından, köyünden, şehrinden bir tren kalktı. İçinde bavullar, bohçalar, umutlar ve korkular vardı. O trenin yönü çoğu zaman Almanya idi. Arkada kalan ise sadece bir ev değil, çoğu zaman bir çocukluktu.
Ama o “bir süre”, bazı çocuklar için bir ömre dönüştü.
Anne gitti. Baba gitti.
Çocuk kaldı.
Kimi anneannesinin dizinin dibinde, kimi babaannesinin avlusunda büyüdü. Elbette sevgi vardı; ninelerin şefkati eksik değildi. Ama anne kokusu başka, baba omzu başkaydı. Bayram sabahları telefonun diğer ucundan gelen çatallı bir ses, yerini tutmadı hiçbir zaman sarılmanın.
Ve sadece Türkiye’de doğan çocuklar değildi geride bırakılan…
Bir de Almanya’da doğan çocuklar vardı. Daha ilk kelimelerini Almanca hecelerken, bir gün valiz hazırlanırdı onlar için. “Türkiye’ye gidiyorsun” denirdi. İlkokulu orada okusun, dilini unutmasın, kültürünü bilsin diye…
Ama o küçük yürek için bu da başka bir kopuştu.
Almanya’da doğmuştu belki; ama Türkiye’de “Almancı” oldu.
Türkiye’ye gönderildi; ama orada da tam “oralı” olamadı.
İki ülke arasında, iki dil arasında, iki kimlik arasında sıkışıp kaldı.
Bir yerde fazla yabancı, bir yerde eksik yerli…
O yıllarda kimse “çocuk psikolojisi” demedi. Kimse travma kelimesini telaffuz etmedi. Hayatın gerçeği şuydu: Ev yapılacaktı. Tarlalar alınacaktı. Kardeşler okutulacaktı. Para kazanılacaktı.
Ve para kazanıldı.
Ama kaybedilen şey çoğu zaman bir bağ oldu.
Anne ile evlat arasında görünmez bir mesafe oluştu. Baba ile çocuk arasında yabancılık büyüdü. Yaz tatillerinde buluşmalar oldu elbet. Almanya’dan gelen hediyeler, çikolatalar, oyuncaklar… Ama hediyeler, birlikte geçirilen zamanın yerini dolduramadı. Çocuk için anne-baba bazen bir misafire dönüştü; anne-baba için çocuk büyürken kaçırılmış bir hikâyeye.
En acısı da şuydu: Kimse kötü niyetli değildi. O anne de, o baba da evladını seviyordu. Giderken içleri parçalandı. Geceleri gurbet elde yastık ıslattılar. Fabrika vardiyalarında çocuklarının fotoğrafına bakıp sabrettiler. Ama hayatın sert matematiğinde duyguya yer yoktu. “Şimdi çalışalım, sonra telafi ederiz” denildi.
O “sonra” hiç tam gelmedi.
Yıllar geçti. Çocuk büyüdü. İçinde bir eksiklikle…
Annesine “anne” dedi ama sanki bir perde vardı arada.
Babasına “baba” dedi ama omuzuna yaslanmakta tereddüt etti.
Çünkü sevgi, sadece para göndererek kurulmaz. Sevgi, birlikte geçirilen zamanla, düşüp dizini kanattığında başını okşayan elle, gece korktuğunda yanına uzanan sıcaklıkla büyür.
Bugün o dönemin çocukları yetişkin. Kimi hâlâ kırgın, kimi anlamaya çalışıyor. Kimi “Onlar da mecburdu” diyor, kimi içinde adı konmamış bir boşluk taşıyor.
Gerçek şu ki, o yıllarda iki taraf da kaybetti biraz.
Gurbetçi anne-babalar gençliklerini verdiler.
Çocuklar ise anne-babalarının çocukluklarındaki yerini.
Bu bir suç hikâyesi değil.
Bu bir dönemin hikâyesi.
Yoksulluğun, çaresizliğin ve umudun aynı bavula konulduğu yılların…
Ve bazen para kazanırken en kıymetli şeyin, yani birlikte büyümenin kaybedildiği zamanların hikâyesi.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mehmet ÇANAK
Valize Sığmayan Çocukluklar
1970’li yıllar… Türkiye’nin birçok kasabasından, köyünden, şehrinden bir tren kalktı. İçinde bavullar, bohçalar, umutlar ve korkular vardı. O trenin yönü çoğu zaman Almanya idi. Arkada kalan ise sadece bir ev değil, çoğu zaman bir çocukluktu.
“Bir süreliğine gidiyoruz” denildi. “Para biriktirip döneceğiz.”
Ama o “bir süre”, bazı çocuklar için bir ömre dönüştü.
Anne gitti. Baba gitti.
Çocuk kaldı.
Kimi anneannesinin dizinin dibinde, kimi babaannesinin avlusunda büyüdü. Elbette sevgi vardı; ninelerin şefkati eksik değildi. Ama anne kokusu başka, baba omzu başkaydı. Bayram sabahları telefonun diğer ucundan gelen çatallı bir ses, yerini tutmadı hiçbir zaman sarılmanın.
Ve sadece Türkiye’de doğan çocuklar değildi geride bırakılan…
Bir de Almanya’da doğan çocuklar vardı. Daha ilk kelimelerini Almanca hecelerken, bir gün valiz hazırlanırdı onlar için. “Türkiye’ye gidiyorsun” denirdi. İlkokulu orada okusun, dilini unutmasın, kültürünü bilsin diye…
Ama o küçük yürek için bu da başka bir kopuştu.
Almanya’da doğmuştu belki; ama Türkiye’de “Almancı” oldu.
Türkiye’ye gönderildi; ama orada da tam “oralı” olamadı.
İki ülke arasında, iki dil arasında, iki kimlik arasında sıkışıp kaldı.
Bir yerde fazla yabancı, bir yerde eksik yerli…
O yıllarda kimse “çocuk psikolojisi” demedi. Kimse travma kelimesini telaffuz etmedi. Hayatın gerçeği şuydu: Ev yapılacaktı. Tarlalar alınacaktı. Kardeşler okutulacaktı. Para kazanılacaktı.
Ve para kazanıldı.
Ama kaybedilen şey çoğu zaman bir bağ oldu.
Anne ile evlat arasında görünmez bir mesafe oluştu. Baba ile çocuk arasında yabancılık büyüdü. Yaz tatillerinde buluşmalar oldu elbet. Almanya’dan gelen hediyeler, çikolatalar, oyuncaklar… Ama hediyeler, birlikte geçirilen zamanın yerini dolduramadı. Çocuk için anne-baba bazen bir misafire dönüştü; anne-baba için çocuk büyürken kaçırılmış bir hikâyeye.
En acısı da şuydu: Kimse kötü niyetli değildi. O anne de, o baba da evladını seviyordu. Giderken içleri parçalandı. Geceleri gurbet elde yastık ıslattılar. Fabrika vardiyalarında çocuklarının fotoğrafına bakıp sabrettiler. Ama hayatın sert matematiğinde duyguya yer yoktu. “Şimdi çalışalım, sonra telafi ederiz” denildi.
O “sonra” hiç tam gelmedi.
Yıllar geçti. Çocuk büyüdü. İçinde bir eksiklikle…
Annesine “anne” dedi ama sanki bir perde vardı arada.
Babasına “baba” dedi ama omuzuna yaslanmakta tereddüt etti.
Çünkü sevgi, sadece para göndererek kurulmaz. Sevgi, birlikte geçirilen zamanla, düşüp dizini kanattığında başını okşayan elle, gece korktuğunda yanına uzanan sıcaklıkla büyür.
Bugün o dönemin çocukları yetişkin. Kimi hâlâ kırgın, kimi anlamaya çalışıyor. Kimi “Onlar da mecburdu” diyor, kimi içinde adı konmamış bir boşluk taşıyor.
Gerçek şu ki, o yıllarda iki taraf da kaybetti biraz.
Gurbetçi anne-babalar gençliklerini verdiler.
Çocuklar ise anne-babalarının çocukluklarındaki yerini.
Bu bir suç hikâyesi değil.
Bu bir dönemin hikâyesi.
Yoksulluğun, çaresizliğin ve umudun aynı bavula konulduğu yılların…
Ve bazen para kazanırken en kıymetli şeyin, yani birlikte büyümenin kaybedildiği zamanların hikâyesi.