“Rab bana” demeyi seven bir kitle var. Dilinde dua, dilinde nasihat, dilinde sürekli “kul hakkı”… Fakat mesele günlük hayata gelince o hassasiyet bazen görünmez oluyor. Bu yazı dine değil; dini kendi çıkarına göre eğip bükmeye çalışan anlayışadır. Çünkü sorun inançta değil, tutarlılıktadır.
Kimsenin kutsalıyla bir derdi yok. Aksine, mesele tam da kutsalın ciddiye alınmasıyla ilgili. Eğer bir insan “kul hakkı” diyorsa, bu söz sadece tartışmalarda değil; trafikte, işte, aile içinde, alışverişte de geçerli olmalı. İnanç seçmeli bir alan değildir; işine gelen yerde uygulanıp, zor gelen yerde askıya alınacak bir kavram hiç değildir.
Trafikte en çok sabır ve ahlak dersi verenin, kimse yokken kırmızı ışıkta geçmesi gibi… İş yerinde “helal kazanç” vurgusu yapıp başkasının emeğini kendi hanesine yazmayı normal görmek gibi… Ama biri onun hakkına dokunduğunda en yüksek sesle “kul hakkı var!” denmesi gibi…
Bir de meseleye ayet eklenince cümle daha da ağırlaşıyor: “Bak Kur’an’da da böyle yazıyor…” deniyor, ardından kesin bir hüküm geliyor: “Bunun fetvası var.” Oysa Kur’an-ı Kerim başkasını susturmak için değil; önce insanın kendine bakması için rehberdir. En sert uyarıları da zaten insanın nefsinedir. Adalet, dürüstlük, emanet, kul hakkı… Bunlar başkasını köşeye sıkıştırmak için değil, insanın kendini terbiye etmesi içindir.
“Fetvası var” demek sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Fetva vicdanı susturmak için değil, doğruyu aramak içindir. Eğer gerçekten bir hassasiyet varsa, o hassasiyet en çok kimse görmezken belli olur. Çünkü asıl imtihan kalabalıkta değil, yalnızken verilir.
Bu bir din eleştirisi değildir. Tam tersine, dini slogan haline getirenlere bir hatırlatmadır. İnancı savunmanın en güçlü yolu, onu yaşamakla olur. Ayetle konuşmak kolaydır; ayetin gereğini uygulamak zordur. Hakkı savunmak kolaydır; zor olan o hak kendi çıkarınla çeliştiğinde de aynı çizgide kalabilmektir.
İnanç; paylaşımda değil, menfaatle karşı karşıya geldiğinde sınanır. Samimiyet sözle değil, tavırla ölçülür. Günün sonunda herkes aynaya bakar. Orada hangi ayeti alıntıladığın değil, hangi haksızlıktan uzak durduğun görünür.
Ve belki de mesele bu kadar nettir:
Herkes kendine yakışanı yapar.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mehmet ÇANAK
İnanç mı, Çıkar mı? Asıl Sınav Nerede?
“Rab bana” demeyi seven bir kitle var. Dilinde dua, dilinde nasihat, dilinde sürekli “kul hakkı”… Fakat mesele günlük hayata gelince o hassasiyet bazen görünmez oluyor. Bu yazı dine değil; dini kendi çıkarına göre eğip bükmeye çalışan anlayışadır. Çünkü sorun inançta değil, tutarlılıktadır.
Kimsenin kutsalıyla bir derdi yok. Aksine, mesele tam da kutsalın ciddiye alınmasıyla ilgili. Eğer bir insan “kul hakkı” diyorsa, bu söz sadece tartışmalarda değil; trafikte, işte, aile içinde, alışverişte de geçerli olmalı. İnanç seçmeli bir alan değildir; işine gelen yerde uygulanıp, zor gelen yerde askıya alınacak bir kavram hiç değildir.
Trafikte en çok sabır ve ahlak dersi verenin, kimse yokken kırmızı ışıkta geçmesi gibi… İş yerinde “helal kazanç” vurgusu yapıp başkasının emeğini kendi hanesine yazmayı normal görmek gibi… Ama biri onun hakkına dokunduğunda en yüksek sesle “kul hakkı var!” denmesi gibi…
Bir de meseleye ayet eklenince cümle daha da ağırlaşıyor: “Bak Kur’an’da da böyle yazıyor…” deniyor, ardından kesin bir hüküm geliyor: “Bunun fetvası var.” Oysa Kur’an-ı Kerim başkasını susturmak için değil; önce insanın kendine bakması için rehberdir. En sert uyarıları da zaten insanın nefsinedir. Adalet, dürüstlük, emanet, kul hakkı… Bunlar başkasını köşeye sıkıştırmak için değil, insanın kendini terbiye etmesi içindir.
“Fetvası var” demek sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Fetva vicdanı susturmak için değil, doğruyu aramak içindir. Eğer gerçekten bir hassasiyet varsa, o hassasiyet en çok kimse görmezken belli olur. Çünkü asıl imtihan kalabalıkta değil, yalnızken verilir.
Bu bir din eleştirisi değildir. Tam tersine, dini slogan haline getirenlere bir hatırlatmadır. İnancı savunmanın en güçlü yolu, onu yaşamakla olur. Ayetle konuşmak kolaydır; ayetin gereğini uygulamak zordur. Hakkı savunmak kolaydır; zor olan o hak kendi çıkarınla çeliştiğinde de aynı çizgide kalabilmektir.
İnanç; paylaşımda değil, menfaatle karşı karşıya geldiğinde sınanır. Samimiyet sözle değil, tavırla ölçülür. Günün sonunda herkes aynaya bakar. Orada hangi ayeti alıntıladığın değil, hangi haksızlıktan uzak durduğun görünür.
Ve belki de mesele bu kadar nettir:
Herkes kendine yakışanı yapar.