Bazen insanın eli kolu gerçekten bağlanır… Ama bu öyle dışarıdan görünen bir şey değildir. Daha çok içten olur. Mesela bir hastane koridorunda anlarsın bunu. Karşında sevdiğin biri vardır; belki annen, belki eşin, belki de evladın… Bir kapının arkasına girer ve sen o kapının dışında kalırsın. İşte o an, ne kadar güçlü olursan ol, kendini çaresiz hissedersin.
İçinden bin şey geçer… “Keşke onun yerine ben olsam” dersin. “Keşke bir şey yapabilsem” diye düşünürsün. Ama yapamazsın. Elinden gelen tek şey beklemektir. Ve beklemek, bazen en ağır yüktür.
Yanında dururken de kolay değildir aslında. Sana bakar o… Gözlerinin içine. Senin yüzünden umut almak ister. Senin duruşundan güç bulmak ister. İşte o an kendi duygularını geri çekersin. Gözlerin dolsa da gülümsemeye çalışırsın. Sesin titrese de belli etmezsin. Çünkü bilirsin, sen yıkılırsan o daha çok korkacak.
Bazen de yalnız kaldığında çıkar her şey ortaya. Bir köşede, kimsenin görmediği bir anda… Derin bir nefes alırsın, ama yetmez. Boğazında düğümlenen şey çözülmez bir türlü. Ağlamak istersin ama sanki gözyaşların bile izin bekler gibi. Çünkü alışmışsındır güçlü durmaya. Hep tutmaya kendini.
Ve bazen… bu duygular hastalıkla da sınırlı kalmaz. Bir kayıp haberi geldiğinde de aynı ağırlık çöker insanın içine. Mesela eşinin babası, kardeşi ya da çok sevdiği biri vefat ettiğinde… Sen de üzülürsün aslında. İçinde bir şeyler kırılır. Ama o an kendini geri çekersin. Çünkü bu acı en çok ona aittir diye düşünürsün.
Onu teselli etmeye çalışırsın…
“Yanındayım” dersin, sarılırsın…
Gözlerinin içine bakarsın, güçlü görünmeye çalışırsın…
Ama kimse bilmez o sarılırken senin de içinin ne kadar yandığını. Onun ağlamasına izin verirsin, ama kendi gözyaşlarını tutarsın. Çünkü o daha fazla yıkılmasın istersin. Ortamı biraz olsun hafifletmeye çalışırsın, bir şeyler ayarlarsın, insanlara cevap verirsin… Kendi acını hep bir adım geride tutarsın.
İşte insan bazen böyle olur…
Kendi duygularını erteleyip başkasının yükünü taşır.
Kırıkken bile toparlayan olur.
Ağlamak isterken teselli eden olur.
Ama bu, hissetmediğin anlamına gelmez.
Bu, güçlü olmak zorunda kaldığın anların sessizliğidir sadece.
Yine de o sessizliğin içinde seni ayakta tutan bir şey vardır: sevgi.
Sevdiğin insan iyi olsun diye, kendi acını bile bekletebilmek…
Ve belki de en gerçeği şudur:
Bazen yapabildiğin en büyük şey, çözmek değil… yanında kalmaktır.
Çünkü bazı acılar paylaşılınca geçmez…
Ama yalnız yaşanınca daha ağır olur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mehmet ÇANAK
İçin Yanarken Belli Edemezsin
Bazen insanın eli kolu gerçekten bağlanır… Ama bu öyle dışarıdan görünen bir şey değildir. Daha çok içten olur. Mesela bir hastane koridorunda anlarsın bunu. Karşında sevdiğin biri vardır; belki annen, belki eşin, belki de evladın… Bir kapının arkasına girer ve sen o kapının dışında kalırsın. İşte o an, ne kadar güçlü olursan ol, kendini çaresiz hissedersin.
İçinden bin şey geçer… “Keşke onun yerine ben olsam” dersin. “Keşke bir şey yapabilsem” diye düşünürsün. Ama yapamazsın. Elinden gelen tek şey beklemektir. Ve beklemek, bazen en ağır yüktür.
Yanında dururken de kolay değildir aslında. Sana bakar o… Gözlerinin içine. Senin yüzünden umut almak ister. Senin duruşundan güç bulmak ister. İşte o an kendi duygularını geri çekersin. Gözlerin dolsa da gülümsemeye çalışırsın. Sesin titrese de belli etmezsin. Çünkü bilirsin, sen yıkılırsan o daha çok korkacak.
Bazen de yalnız kaldığında çıkar her şey ortaya. Bir köşede, kimsenin görmediği bir anda… Derin bir nefes alırsın, ama yetmez. Boğazında düğümlenen şey çözülmez bir türlü. Ağlamak istersin ama sanki gözyaşların bile izin bekler gibi. Çünkü alışmışsındır güçlü durmaya. Hep tutmaya kendini.
Ve bazen… bu duygular hastalıkla da sınırlı kalmaz. Bir kayıp haberi geldiğinde de aynı ağırlık çöker insanın içine. Mesela eşinin babası, kardeşi ya da çok sevdiği biri vefat ettiğinde… Sen de üzülürsün aslında. İçinde bir şeyler kırılır. Ama o an kendini geri çekersin. Çünkü bu acı en çok ona aittir diye düşünürsün.
Onu teselli etmeye çalışırsın…
“Yanındayım” dersin, sarılırsın…
Gözlerinin içine bakarsın, güçlü görünmeye çalışırsın…
Ama kimse bilmez o sarılırken senin de içinin ne kadar yandığını. Onun ağlamasına izin verirsin, ama kendi gözyaşlarını tutarsın. Çünkü o daha fazla yıkılmasın istersin. Ortamı biraz olsun hafifletmeye çalışırsın, bir şeyler ayarlarsın, insanlara cevap verirsin… Kendi acını hep bir adım geride tutarsın.
İşte insan bazen böyle olur…
Kendi duygularını erteleyip başkasının yükünü taşır.
Kırıkken bile toparlayan olur.
Ağlamak isterken teselli eden olur.
Ama bu, hissetmediğin anlamına gelmez.
Bu, güçlü olmak zorunda kaldığın anların sessizliğidir sadece.
Yine de o sessizliğin içinde seni ayakta tutan bir şey vardır: sevgi.
Sevdiğin insan iyi olsun diye, kendi acını bile bekletebilmek…
Ve belki de en gerçeği şudur:
Bazen yapabildiğin en büyük şey, çözmek değil… yanında kalmaktır.
Çünkü bazı acılar paylaşılınca geçmez…
Ama yalnız yaşanınca daha ağır olur.