Geçenlerde sosyal medyada bir karşılaştırma gördüm:
Aynı model, aynı yıl, aynı araba…
Almanya’da neredeyse hurda fiyatına, Türkiye’de ise “temiz, masrafsız” etiketiyle satışta.
Almanya’da yaşayan biri olarak bu fark bana hiç yabancı gelmiyor. İki ülkede otomobile bakış açısı temelden farklı. Burada otomobil bir ulaşım aracı, Türkiye’de ise çoğu zaman ekonomik bir zorunluluk ve yatırım.
Almanya’da araçlar iki yılda bir TÜV muayenesine girer. Bu muayeneler oldukça detaylıdır: fren, süspansiyon, egzoz, şasi, farlar… Her şey incelenir. 15–20 yaşındaki bir araçta birkaç kusur, çoğu zaman aracın piyasa değerinden yüksek bir onarım masrafı anlamına gelir. Saatlik işçilik ücretleri 100 euroyu aştığı için, “biraz idare eder” anlayışı neredeyse yoktur. Bu nedenle birçok araç, çalışır durumda olsa bile ekonomik olarak tamir edilmez ve hurdaya ayrılır.
Buna bir de çevre mevzuatı eklenince durum daha netleşir. Eski dizel araçlar, Euro 3 ve 4 seviyesinde ise birçok şehir merkezine giremez. Egzozdan çıkan duman, sadece çevreyi kirletmekle kalmaz, aynı zamanda arabanın kullanımını ciddi şekilde kısıtlar. Bu araçları şehir içinde kullanabilmek neredeyse imkânsızdır ve değiştirme masrafları oldukça yüksektir. Yani bir Alman için eski bir dizel araç, hem yasal hem de ekonomik olarak yük haline gelir.
Türkiye’de tablo farklıdır. Tamir maliyetleri daha düşüktür, parça seçenekleri bol, ustalar eski araçları yolda tutma konusunda oldukça beceriklidir. Almanya’da hurda sayılan bir otomobil, Türkiye’de yıllarca sorunsuz şekilde kullanılabilir.
İkinci el böyleyken, sıfır otomobillerde fark daha belirginleşir. Almanya’da sıfır bir araç almak nispeten kolaydır. Fiyat bellidir, vergiler makuldür ve araç bayiden çıktığı anda değer kaybeder. Türkiye’de ise sıfır otomobil almak bir matematik işidir: önce ÖTV, ardından KDV gelir. Vergi, aracın neredeyse asli donanımıdır. Öyle ki bazen otomobili değil, vergiyi satın alıyormuş hissine kapılırsınız. Motor gücü kadar hangi vergi dilimine girdiği de önemlidir.
Bu nedenle Türkiye’de sıfır araçlar daha bayiden çıkmadan “ikinci el piyasası” ile değerlendirilir. Almanya’da araç değer kaybeder, Türkiye’de ise fiyatını koruması beklenir. Bu beklenti, ikinci el piyasasını sürekli canlı tutar.
Sonuç olarak Almanya’da otomobil, kullanım ömrü dolduğunda elden çıkarılan bir tüketim malıdır; çevre kuralları ve tamir masraflarıyla desteklenmiş bir gerçekliktir. Türkiye’de ise yüksek vergiler, sınırlı erişim ve tamir kolaylığı nedeniyle otomobil, uzun yıllar elde tutulması gereken kıymetli bir varlığa dönüşür.
Aynı araba…
Aynı metal…
Ama iki farklı ülke, iki farklı ekonomik ve çevresel gerçeklik.
Ve belki de en acı-komik gerçek şudur:
Almanya’da insanlar arabaya biner.
Türkiye’de insanlar arabaya tutunur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mehmet ÇANAK
Almanya’da Hurda, Türkiye’de Değer
Geçenlerde sosyal medyada bir karşılaştırma gördüm:
Aynı model, aynı yıl, aynı araba…
Almanya’da neredeyse hurda fiyatına, Türkiye’de ise “temiz, masrafsız” etiketiyle satışta.
Almanya’da yaşayan biri olarak bu fark bana hiç yabancı gelmiyor. İki ülkede otomobile bakış açısı temelden farklı. Burada otomobil bir ulaşım aracı, Türkiye’de ise çoğu zaman ekonomik bir zorunluluk ve yatırım.
Almanya’da araçlar iki yılda bir TÜV muayenesine girer. Bu muayeneler oldukça detaylıdır: fren, süspansiyon, egzoz, şasi, farlar… Her şey incelenir. 15–20 yaşındaki bir araçta birkaç kusur, çoğu zaman aracın piyasa değerinden yüksek bir onarım masrafı anlamına gelir. Saatlik işçilik ücretleri 100 euroyu aştığı için, “biraz idare eder” anlayışı neredeyse yoktur. Bu nedenle birçok araç, çalışır durumda olsa bile ekonomik olarak tamir edilmez ve hurdaya ayrılır.
Buna bir de çevre mevzuatı eklenince durum daha netleşir. Eski dizel araçlar, Euro 3 ve 4 seviyesinde ise birçok şehir merkezine giremez. Egzozdan çıkan duman, sadece çevreyi kirletmekle kalmaz, aynı zamanda arabanın kullanımını ciddi şekilde kısıtlar. Bu araçları şehir içinde kullanabilmek neredeyse imkânsızdır ve değiştirme masrafları oldukça yüksektir. Yani bir Alman için eski bir dizel araç, hem yasal hem de ekonomik olarak yük haline gelir.
Türkiye’de tablo farklıdır. Tamir maliyetleri daha düşüktür, parça seçenekleri bol, ustalar eski araçları yolda tutma konusunda oldukça beceriklidir. Almanya’da hurda sayılan bir otomobil, Türkiye’de yıllarca sorunsuz şekilde kullanılabilir.
İkinci el böyleyken, sıfır otomobillerde fark daha belirginleşir. Almanya’da sıfır bir araç almak nispeten kolaydır. Fiyat bellidir, vergiler makuldür ve araç bayiden çıktığı anda değer kaybeder. Türkiye’de ise sıfır otomobil almak bir matematik işidir: önce ÖTV, ardından KDV gelir. Vergi, aracın neredeyse asli donanımıdır. Öyle ki bazen otomobili değil, vergiyi satın alıyormuş hissine kapılırsınız. Motor gücü kadar hangi vergi dilimine girdiği de önemlidir.
Bu nedenle Türkiye’de sıfır araçlar daha bayiden çıkmadan “ikinci el piyasası” ile değerlendirilir. Almanya’da araç değer kaybeder, Türkiye’de ise fiyatını koruması beklenir. Bu beklenti, ikinci el piyasasını sürekli canlı tutar.
Sonuç olarak Almanya’da otomobil, kullanım ömrü dolduğunda elden çıkarılan bir tüketim malıdır; çevre kuralları ve tamir masraflarıyla desteklenmiş bir gerçekliktir. Türkiye’de ise yüksek vergiler, sınırlı erişim ve tamir kolaylığı nedeniyle otomobil, uzun yıllar elde tutulması gereken kıymetli bir varlığa dönüşür.
Aynı araba…
Aynı metal…
Ama iki farklı ülke, iki farklı ekonomik ve çevresel gerçeklik.
Ve belki de en acı-komik gerçek şudur:
Almanya’da insanlar arabaya biner.
Türkiye’de insanlar arabaya tutunur.