“Şimdi ne isterdin?” diye sorsanız birilerine, çoğu geçmişte yaşadığı, hiç unutamadığı şeylerden bahseder.
“Ahh!..” diye başlayan cümlelerin ardı arkası kesilmez.
− Ahh şimdi memleketimde olsaydım!
− Sabah dinlenmiş kalksaydım.
− Uykuya doyabilseydim.
− Kalkınca şöyle güzel bir kahvaltı yapabilseydim.
− Bizim zamanımızda bayramlar şöyleydi, gibi cümleleri duymadığımız bir gün yoktur.
Ailesine ve kendisine ayırması gereken uzun kış akşamlarını insafsızca uzatıp gece yarılarına kadar renkli ekranların esaretine kendini teslim etmiş ruh ve bedenlerden ne akşama ne sabaha hayır gelmeyeceği ne de o çok istediği memleket kokulu kahvaltılara kavuşamayacağı bilinen ama inanılmayan, daha doğrusu inanılmak istenmeyen bir gerçektir.
Göz ardı edilen ve inanılması istenmeyen gerçeklere rağmen birçoğumuzda serzenişler, şikâyetler hiç kesilmiyor. Ama hiçbirimiz insafsızca harcadığımız zamanımızdan biraz olsun fedakârlık etmeyi tercih etmiyor, aksine tercihimizi şikâyet ve serzenişten yana kullanıyoruz.
Sonra da tühler, ahlar ve vahlar... Sanki bu zamanları bizden zorla alıyorlar, özlemini çektiğimiz memleketimizde sabah var, başka yerde yok, sanki bayramlarda, seyranlarda iller arası sınırları kapatıp sadece tatil beldelerine, deniz kenarlarına vb. eğlence mekânlarına gidişleri serbest bırakıyorlar.
Buralara da gidilmeli fakat önceliklere dikkat edilerek. Hem fırsat bulunca tercihinizi başka mekânlar cihetinde kullanacaksınız, sonra da “Aman, memleketimi çok özledim!” diye hayıflanacaksınız.
Buna herhâlde bir isim vermek gerekse “hak edilmeyen özlem” denebilir.
Kapanıp açılan kapılar aslında bizim içimizde. Tıpkı hem özlemi hem de ihmali içimizde taşıyıp yaşadığımız gibi bu iki zıt şeyi de taşıdığımızı zannediyoruz. Ama şu ayrıntıyı çabuk unutuyoruz, zira kalbimiz çok büyük ve geniş olsa da iki zıt şeyin ikisini birden bulundurma özelliğine sahip değil maalesef.
Biri varsa diğeri yok, yani ya il sınırlarını başkaları kapatıyor ya da biz beynimizde ve kalbimizde memleket özleminin çok fazla olduğunu zannedip bu duygunun aslında özlem değil, ihmal olduğundan bihaberiz.
Peki ya ihmal etmeyenler. Bu insanlar memleketlerini ve oranın güzelliklerini, tatlarını, düğünlerini, derneklerini, kahvaltılarını özleyemezler mi?
Kalbindeki keyfi ihmalleri silip mümkün olduğu kadar memleketiyle bağlarını koparmamış insanların bu defa yeni hakları, yeni özlemleri ortaya çıkıyor.
“Hak edilmiş özlemler…”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ayhan ÖZBEK
HAK EDİLMEYEN ÖZLEMLER
“Şimdi ne isterdin?” diye sorsanız birilerine, çoğu geçmişte yaşadığı, hiç unutamadığı şeylerden bahseder.
“Ahh!..” diye başlayan cümlelerin ardı arkası kesilmez.
− Ahh şimdi memleketimde olsaydım!
− Sabah dinlenmiş kalksaydım.
− Uykuya doyabilseydim.
− Kalkınca şöyle güzel bir kahvaltı yapabilseydim.
− Bizim zamanımızda bayramlar şöyleydi, gibi cümleleri duymadığımız bir gün yoktur.
Ailesine ve kendisine ayırması gereken uzun kış akşamlarını insafsızca uzatıp gece yarılarına kadar renkli ekranların esaretine kendini teslim etmiş ruh ve bedenlerden ne akşama ne sabaha hayır gelmeyeceği ne de o çok istediği memleket kokulu kahvaltılara kavuşamayacağı bilinen ama inanılmayan, daha doğrusu inanılmak istenmeyen bir gerçektir.
Göz ardı edilen ve inanılması istenmeyen gerçeklere rağmen birçoğumuzda serzenişler, şikâyetler hiç kesilmiyor. Ama hiçbirimiz insafsızca harcadığımız zamanımızdan biraz olsun fedakârlık etmeyi tercih etmiyor, aksine tercihimizi şikâyet ve serzenişten yana kullanıyoruz.
Sonra da tühler, ahlar ve vahlar... Sanki bu zamanları bizden zorla alıyorlar, özlemini çektiğimiz memleketimizde sabah var, başka yerde yok, sanki bayramlarda, seyranlarda iller arası sınırları kapatıp sadece tatil beldelerine, deniz kenarlarına vb. eğlence mekânlarına gidişleri serbest bırakıyorlar.
Buralara da gidilmeli fakat önceliklere dikkat edilerek. Hem fırsat bulunca tercihinizi başka mekânlar cihetinde kullanacaksınız, sonra da “Aman, memleketimi çok özledim!” diye hayıflanacaksınız.
Buna herhâlde bir isim vermek gerekse “hak edilmeyen özlem” denebilir.
Kapanıp açılan kapılar aslında bizim içimizde. Tıpkı hem özlemi hem de ihmali içimizde taşıyıp yaşadığımız gibi bu iki zıt şeyi de taşıdığımızı zannediyoruz. Ama şu ayrıntıyı çabuk unutuyoruz, zira kalbimiz çok büyük ve geniş olsa da iki zıt şeyin ikisini birden bulundurma özelliğine sahip değil maalesef.
Biri varsa diğeri yok, yani ya il sınırlarını başkaları kapatıyor ya da biz beynimizde ve kalbimizde memleket özleminin çok fazla olduğunu zannedip bu duygunun aslında özlem değil, ihmal olduğundan bihaberiz.
Peki ya ihmal etmeyenler. Bu insanlar memleketlerini ve oranın güzelliklerini, tatlarını, düğünlerini, derneklerini, kahvaltılarını özleyemezler mi?
Kalbindeki keyfi ihmalleri silip mümkün olduğu kadar memleketiyle bağlarını koparmamış insanların bu defa yeni hakları, yeni özlemleri ortaya çıkıyor.
“Hak edilmiş özlemler…”