“Göz görmeyince gönül katlanmaz.”
“Gözümün önü”
“Gözümün nuru”
“Ahh gözlerin!”
“Yalan gözlerin…”
Bu ifadeler kimi zaman bir atasözü, beyit, hitap kimi zaman da bir duvar yazısı veya araçların uygun
yerlerine görmesi gerekenlerin algılayabileceği şekilde karşımıza çıkar.
Gözler her yerde ve her zaman geçerli akçedir. Sağlıklı bir insanın en önemli işareti olduğu kadar,
zaman zaman insanı hemen ele veren yegâne nesnedir. Buna ışık tutan en önemli atasözlerimizden biri de
“Gözler yalan söylemez.” sözüdür. Bu sözün altına bir kişi hariç herkes imzasını atabilir. O da gözünün
söylediği doğrunun tersini söyleyenler. Bu hatayı birçoğumuz farkında olmadan yaparız veya farkındaysak
bile mutlaka bir mazeretimiz vardır. Mutlaka iyi niyetli olarak yapmışızdır. Lakin bu mazeret ve iyi niyetler
bir müddet sonra bizi ve toplumu tehdit eden fiiller olarak geri dönmektedir.
Aslında çok haksız sayılmayız bunları yaparken. Zira yaratılış gereği göz sadece karşısında olanı
görecek şekilde yaratılmıştır. Yani kendini görmez. Böyle olunca gözdeki bu haslet ait olduğu vücuda tesir
etmektedir. Tesir seviyesine göre de hata nispeti artmakta veya azalmaktadır. Kim ki hep karşısındakini
görmekte ısrar ederse bütün tahlilleri karşıdakine göre olacak, hata ve günahlar karşıdakine yüklenecek,
azarı hep karşıdaki işitecek, hatta biraz daha sıcak olaylarda çıkan kurşun ve fiziksel şiddet ile karşıdaki
muhatap olacak. En son cümledeki fiilleri yazmak kadar yapmak da çok kolay ama unutulmamalı ki dünya
kurulduğundan beri hemen hemen her toplumda çok olan değil az olan kıymetlidir.
Birçoğumuz bu gerçeklere adımız kadar inanıyor ve bunları kabul ettiğimizi her fırsatta ifade ettiğimiz
hâlde yine kabahati karşımızda bulmaya, ona fırça atmaya, arabada yol onun olduğu hâlde ondan yol
isteyip de vermediğinde el kol hareketi yapmaya veya bağırmaya devam ediyoruz. Çünkü bağırıp
çağırmamak, el kol hareketi yapmamak bizim şanımıza yakışmaz, görenler ne der sonra değil mi? Ne der
mesela?
− Adama bak, ne kadar estetik bir hareket yaptı, süper yahu!
− Üff, adamın bademcikleri ne kadar kırmızıymış!
− Böylesini ilk defa görüyorum!
− Hele attığı kafa harika!
Derler mi sizce? Demezler ve yemezler.
Ne olur sanki biraz daha beşeri, merhametli ve iyi niyetli olsak. Ne kaybederiz ki? Kim bu yüzden ne
kaybetmiş? Göz kendini görmez, hep karşıdakini görür, bu yüzden hata hep karşıdadır, kendinde hata
görmez hatta hatalarını unutur çoğu zaman. Ancak kendini kandırır insan bu şekilde. Aslında çevresi kadar
kendisi de farkındadır her şeyin, sorsanız bir sürü mazereti ve kelamı vardır. Her şeyi iyi niyetle yaptığını
söyler çünkü böyle inanmıştır. Yanlış olduğunu anlaması uzun sürer ama bazen iş işten geçer. Aslında
yanlış olduğunu anladığı an az olanlara doğru dönmüştür yüzünü.
Kıymetli olmak; az olmaktan, az olmak da gözün kendisini görmekten, hatayı daha fazla kendinde
bulmaktan, karşı tarafa saygılı, sabırlı ve seviyeli davranmaktan geçiyor ise bütün bunları yılmadan,
usanmadan, bu yoldan dönmeden yapıp az olup da kıymetlenenlerin zümresine dâhil olmaya değer değil
mi?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ayhan ÖZBEK
GÖZ YALANLARI
“Göz görmeyince gönül katlanmaz.”
“Gözümün önü”
“Gözümün nuru”
“Ahh gözlerin!”
“Yalan gözlerin…”
Bu ifadeler kimi zaman bir atasözü, beyit, hitap kimi zaman da bir duvar yazısı veya araçların uygun
yerlerine görmesi gerekenlerin algılayabileceği şekilde karşımıza çıkar.
Gözler her yerde ve her zaman geçerli akçedir. Sağlıklı bir insanın en önemli işareti olduğu kadar,
zaman zaman insanı hemen ele veren yegâne nesnedir. Buna ışık tutan en önemli atasözlerimizden biri de
“Gözler yalan söylemez.” sözüdür. Bu sözün altına bir kişi hariç herkes imzasını atabilir. O da gözünün
söylediği doğrunun tersini söyleyenler. Bu hatayı birçoğumuz farkında olmadan yaparız veya farkındaysak
bile mutlaka bir mazeretimiz vardır. Mutlaka iyi niyetli olarak yapmışızdır. Lakin bu mazeret ve iyi niyetler
bir müddet sonra bizi ve toplumu tehdit eden fiiller olarak geri dönmektedir.
Aslında çok haksız sayılmayız bunları yaparken. Zira yaratılış gereği göz sadece karşısında olanı
görecek şekilde yaratılmıştır. Yani kendini görmez. Böyle olunca gözdeki bu haslet ait olduğu vücuda tesir
etmektedir. Tesir seviyesine göre de hata nispeti artmakta veya azalmaktadır. Kim ki hep karşısındakini
görmekte ısrar ederse bütün tahlilleri karşıdakine göre olacak, hata ve günahlar karşıdakine yüklenecek,
azarı hep karşıdaki işitecek, hatta biraz daha sıcak olaylarda çıkan kurşun ve fiziksel şiddet ile karşıdaki
muhatap olacak. En son cümledeki fiilleri yazmak kadar yapmak da çok kolay ama unutulmamalı ki dünya
kurulduğundan beri hemen hemen her toplumda çok olan değil az olan kıymetlidir.
Birçoğumuz bu gerçeklere adımız kadar inanıyor ve bunları kabul ettiğimizi her fırsatta ifade ettiğimiz
hâlde yine kabahati karşımızda bulmaya, ona fırça atmaya, arabada yol onun olduğu hâlde ondan yol
isteyip de vermediğinde el kol hareketi yapmaya veya bağırmaya devam ediyoruz. Çünkü bağırıp
çağırmamak, el kol hareketi yapmamak bizim şanımıza yakışmaz, görenler ne der sonra değil mi? Ne der
mesela?
− Adama bak, ne kadar estetik bir hareket yaptı, süper yahu!
− Üff, adamın bademcikleri ne kadar kırmızıymış!
− Böylesini ilk defa görüyorum!
− Hele attığı kafa harika!
Derler mi sizce? Demezler ve yemezler.
Ne olur sanki biraz daha beşeri, merhametli ve iyi niyetli olsak. Ne kaybederiz ki? Kim bu yüzden ne
kaybetmiş? Göz kendini görmez, hep karşıdakini görür, bu yüzden hata hep karşıdadır, kendinde hata
görmez hatta hatalarını unutur çoğu zaman. Ancak kendini kandırır insan bu şekilde. Aslında çevresi kadar
kendisi de farkındadır her şeyin, sorsanız bir sürü mazereti ve kelamı vardır. Her şeyi iyi niyetle yaptığını
söyler çünkü böyle inanmıştır. Yanlış olduğunu anlaması uzun sürer ama bazen iş işten geçer. Aslında
yanlış olduğunu anladığı an az olanlara doğru dönmüştür yüzünü.
Kıymetli olmak; az olmaktan, az olmak da gözün kendisini görmekten, hatayı daha fazla kendinde
bulmaktan, karşı tarafa saygılı, sabırlı ve seviyeli davranmaktan geçiyor ise bütün bunları yılmadan,
usanmadan, bu yoldan dönmeden yapıp az olup da kıymetlenenlerin zümresine dâhil olmaya değer değil
mi?